Artık şu gerçeği açıkça konuşalım.
Mobbing sadece işyerinde yaşanan bir sorun değildir.
Aynı zamanda suskunluğun ürettiği bir çürümedir.
Bir insanı sistemli biçimde ezmek, yalnızlaştırmak, itibarsızlaştırmak ve çaresiz bırakmak, basit bir yönetim sorunu değildir.
Bu, insan onuruna yönelen sessiz şiddettir.
Daha kötüsü de şudur:
Mobbing çoğu zaman tek başına büyümez.
Onu büyüten şey, etraftaki sessizliktir.
Gören ama konuşmayanlar.
Bilen ama karışmayanlar.
Duyan ama kayıt tutmayanlar.
Ve çoğu zaman “idare et” diyenler.
İşte tam burada sivil toplumun önemi başlar.
Çünkü sivil toplum, suskunluğun karşısına dikilen toplumsal vicdandır.
Resmî mekanizmaların yetişemediği yerde görünürlük sağlar.
Kurumsal korkunun egemen olduğu yerde dayanışma üretir.
Yalnız bırakılan kişiye, “Senin yaşadığın şey gerçek” der.
Mobbing gibi görünmeyen şiddet biçimlerinde bu rol daha da kritiktir.
Çünkü mağdur çoğu zaman işini kaybetmekten korkar.
Fişlenmekten korkar.
Dışlanmaktan korkar.
Şikâyet ederse daha ağır baskıya uğramaktan korkar.
Yani mesele sadece hak ihlali değil, aynı zamanda korku rejimidir.
Devlet her vakayı göremez.
Kurum içi mekanizmalar her zaman çalışmaz.
Hukuk her zaman yeterince hızlı işlemez.
Ama sivil toplum tam burada devreye girer.
Ses olur.
Kayıt olur.
Dayanışma olur.
Baskıyı görünür kılar.
Sessizliği bozar.
Bu nedenle dernekler, platformlar ve hak temelli yapılar yalnızca “iyi niyetli oluşumlar” değildir.
Onlar demokratik toplumun emniyet supabıdır.
Hak ihlallerinin normalleşmesini önlerler.
Kavram üretirler.
Farkındalık yaratırlar.
Politika önerirler.
Kurumları rahatsız ederler.
Bazen en faydalı şey de tam budur: rahatsız etmek.
Bu çerçevede Mobbing ile Mücadele Derneği’nin rolü son derece önemlidir.
Çünkü bu dernek, yıllardır çalışma hayatında üstü örtülen baskıları görünür hale getirmeye çalışıyor.
Mobbingi kişisel alınganlık gibi gösteren dili reddediyor.
Hak arama kültürünü güçlendiriyor.
Mağdura yalnız olmadığını hissettiriyor.
Topluma da şunu hatırlatıyor:
Mobbing münferit bir tatsızlık değil, yapısal bir sorundur.
Bu çok kıymetli.
Çünkü bizde hâlâ mobbingin üstü kolay örtülüyor.
“Her işyerinde olur” deniyor.
“Yönetici biraz sert” deniyor.
“Abartma” deniyor.
“İşine bak” deniyor.
Tam da bu dil, faili koruyor; mağduru susturuyor.
Sivil toplumun en büyük gücü burada ortaya çıkıyor.
Dili değiştiriyor.
Algıyı değiştiriyor.
Sorunun adını doğru koyuyor.
Adı doğru konan sorun, artık eskisi kadar kolay inkâr edilemiyor.
Ama sivil toplumun görevi sadece teşhis koymak da değil.
Aynı zamanda çözüm istemek.
Daha açık hukuk istemek.
Daha güçlü denetim istemek.
Daha güvenli başvuru yolları istemek.
Mobbinge sıfır toleransı lafta değil, uygulamada görmek istemek.
Çünkü kabul edelim:
Mobbing ile mücadele bireysel kahramanlık hikâyesiyle yürümez.
Kimse tek başına kurumsal baskı düzenini omuzlayamaz.
Bu mücadele, örgütlü ses ister.
Dayanışma ister.
Toplumsal baskı ister.
İşte sivil toplum bunun adıdır.
Bugün güçlü toplumdan söz ediyorsak, bunu sadece seçimlerle ya da kurumların büyüklüğüyle ölçemeyiz.
Güçlü toplum, hak ihlali karşısında ses çıkaran örgütlü yapıları olan toplumdur.
Mobbing karşısında susmayan bir sivil toplum, daha adil bir çalışma hayatının da ön koşuludur.
Bu yüzden Mobbing ile Mücadele Derneği gibi yapılar yalnızca faydalı değildir.
Gereklidir.
Çünkü bazı yaralar önce görünür olmalıdır.
Bazı sorunlar önce adlandırılmalıdır.
Bazı sessizlikler önce bozulmalıdır.
Sonra hukuk gelir.
Sonra reform gelir.
Sonra değişim başlar.
Kısacası mesele nettir.
Mobbing karşısında sivil toplum zayıfsa, mağdur daha yalnızdır.
Sivil toplum güçlüyse, sessizlik daha kısa sürer.
Ve bazen bir toplumun gerçek vicdanı, tam da kurumların sustuğu yerde konuşmaya başlayan bu yapılarda ortaya çıkar.
Mobbing ile mücadele, sadece bir hak arama başlığı değildir.
Toplumun nasıl bir ahlak düzeni istediğinin de sınavıdır.
Bu sınavda sessizlik tarafsızlık değildir.
Sessizlik, çoğu zaman sorunun tarafıdır.
