Bir salonda kısa film başlıyor.
Perdede sadece bir tavan görünüyor.
Dakikalar geçiyor.
İnsanlar sıkılıyor.
Sabırsızlanıyor.
Homurdanmalar yükseliyor.
Tam sekizinci dakikada kamera aşağıya doğru iniyor.
Omurilik felçli bir kadının yüzünü görüyoruz.
Ve ardından insanın içine işleyen o cümle geliyor:
“Siz bu görüntüye 8 dakika dayanamadınız. O ise ömrü boyunca bu görüntüyü izleyecek.”
Kısa film bu cümleyle sona eriyor.
Bazı cümleler insanı susturur.
Bazı görüntüler insanı kendine getirir.
Bazı gerçekler ise kalbin en sessiz yerine dokunur.
İşte bu film de öyle bir gerçektir.
Hele bir de Ramazan günlerinde…
İnsan bu cümleyi daha derinden hissediyor.
Çünkü Ramazan, sadece aç kalmak değildir.
Ramazan, hatırlamaktır.
Ramazan, fark etmektir.
Ramazan, kendi hâline bakarken başkasının yükünü de görebilmektir.
Sofraya oturduğunda, sofrasız olanı unutmamaktır.
Bir bardak suyu içerken, ona hasret kalanları düşünmektir.
Sıcak bir evde iftar beklerken, karanlıkta ve yalnızlıkta bekleyenleri de yüreğinde taşımaktır.
Bugün dünyada da, ülkemizde de milyonlarca insan yoksullukla mücadele ediyor.
Kimi evine ekmek götürmenin derdinde.
Kimi çocuğuna ayakkabı alamamanın mahcubiyetinde.
Kimi faturasını nasıl ödeyeceğini düşünüyor.
Kimi de sağlığını kaybettiği için, sadece başını çevirebilmenin hasretini çekiyor.
Biz ise çoğu zaman küçük eksiklikleri büyütüyoruz.
İstediğimiz olmadığında sızlanıyoruz.
Konforumuz bozulduğunda hayatın bize haksızlık ettiğini sanıyoruz.
Oysa gerçek yoksulluk bazen yalnızca cebin boş olması değildir.
Bazen gerçek yoksulluk, kalbin körleşmesidir.
Elindekini görememektir.
Sahip olduklarının kıymetini unutabilmektir.
Şükür de tam burada başlar.
Şükür, sadece “Elhamdülillah” demek değildir.
Şükür, sağlıklı uyandığın sabahın değerini bilmektir.
Ayağa kalkabiliyorsan bunun bir nimet olduğunu fark etmektir.
Sevdiğin insanlara sarılabiliyorsan bunu sıradan saymamaktır.
Evin varsa, ekmeğin varsa, suyun varsa, yürüyebiliyorsan, görebiliyorsan, konuşabiliyorsan, bunların hepsinin birer lütuf olduğunu bilmektir.
Ramazan bize bunu öğretir.
Az ile yetinmeyi öğretir.
Tokken açın hâlini anlamayı öğretir.
Kendi nefsini biraz geri çekip başkasının acısına yer açmayı öğretir.
Kalbin kapılarını açmayı öğretir.
Merhameti büyütmeyi öğretir.
Fakat üzülerek söylemek gerekir ki, bugün pek çok insan şükretmeyi değil, kıyaslamayı biliyor.
Kendisinden fazlasına bakıyor.
Daha büyük evi olana bakıyor.
Daha pahalı arabası olana bakıyor.
Daha rahat yaşayabilene bakıyor.
Ama kendisinden daha ağır yük taşıyanı görmüyor.
Yoksulun sessizliğini duymuyor.
Hastanın çaresizliğini hissetmiyor.
Engellinin her gün verdiği görünmez mücadeleyi fark etmiyor.
Oysa insanı insan yapan biraz da budur.
Görmediğini görebilmek.
Duymadığını duyabilmek.
Kendi derdinden biraz çıkıp başkasının yarasına bakabilmek.
Bugün iftar sofraları kurulacak.
Hurmayla oruç açılacak.
Dualar edilecek.
Eller semaya kalkacak.
Tam da o anda kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gerçekten şükretmeyi biliyor muyuz?
Yoksa sadece istediklerimiz olmayınca yakınmayı mı biliyoruz?
Bir lokma ekmeği nimet sayabiliyor muyuz?
Sağlığın paha biçilemez bir emanet olduğunu hissedebiliyor muyuz?
Yoksulun onurunu incitmeden yanında durabiliyor muyuz?
Bir engellinin, bir hastanın, bir yalnızın dünyasını anlayabiliyor muyuz?
Ramazan, sadece midemizi terbiye etmez.
Kalbimizi de terbiye eder.
Bakışımızı da değiştirir.
Bize der ki:
Daha az şikâyet et.
Daha çok fark et.
Daha çok paylaş.
Daha çok merhamet et.
Daha çok şükret.
Belki de hepimizin biraz durmaya ihtiyacı var.
Bir tavana bakmaya.
Bir sessizliği dinlemeye.
Bir acının içine eğilmeye.
Ve sonra sahip olduklarımızı yeniden saymaya.
Çünkü bazı insanlar bir ömür tavana bakıyor.
Bazı insanlar bir ömür yoksullukla yaşıyor.
Bazı insanlar bir ömür sabrediyor.
Biz ise bazen bir günü bile taşımakta zorlanıyoruz.
O halde bu Ramazan’da daha içten soralım:
Sahiden, şükretmeyi biliyor muyuz?
Yoksa nimetin içinde yaşayıp nimeti görmeden mi geçip gidiyoruz?
Bu duygu ve düşüncelerle “Oruçlarınız kabul, Ramazanınız Mübarek Olsun…”
