Tarih, milletlerin ortak hafızasıdır. O hafızanın en önemli unsurlarından biri de yaşanmış olayların adıdır. Bir savaşın adı, yalnızca bir tanımlama değildir. Aynı zamanda bir dönemin ruhunu, verilen mücadeleyi, ödenen bedeli ve kazanılan zaferi temsil eder.
Savaşları yapanlar bellidir.
Bedel ödeyenler bellidir.
Zaferi kazananlar bellidir.
Tarih de bu gerçeği kayda geçirir.
Bu nedenle bir savaşın adı, yıllar sonra kişisel beğenilere göre yeniden belirlenemez. Tarihî olayların isimleri, bireysel tercihlerle değiştirilebilecek kavramlar değildir. Onlar, milletin ortak hafızasında yer etmiş tarihsel gerçeklerdir.
Elbette tarih araştırılır. Yeni belgeler ortaya çıkar. Yeni yorumlar yapılabilir. Bilimsel tartışmalar yürütülebilir. Ancak yerleşmiş bir tarihî kavramı, sadece "Ben bu ismi sevmiyorum." anlayışıyla değiştirmeyi önermek, tarih metodolojisiyle bağdaşmaz.
Üstelik bu yaklaşım, eğitim politikalarından sorumlu bir makam tarafından dile getiriliyorsa, konu daha da önem kazanır. Çünkü eğitim yöneticileri, yalnızca bugünün değil, geleceğin tarih bilincini de şekillendirir. Bu nedenle kişisel kanaatlerini değil, bilimsel verileri ve tarihsel gerçekliği esas almak durumundadır.
Devlet yönetiminde kullanılan her söz kurumsal sorumluluk taşır. Kamu otoritesini temsil edenlerin açıklamaları, bireysel görüş olmanın ötesinde değerlendirilir. Bu nedenle tarihî kavramlar konusunda gösterilecek hassasiyet, devlet ciddiyetinin ve devlet terbiyesinin doğal bir gereğidir.
Burada üzerinde durulması gereken başka sorular da vardır.
Toplumun ortak hafızasında yer etmiş tarihî kavramları yeniden tartışmaya açmak kime ne kazandıracaktır?
Bu değişiklik hangi bilimsel ihtiyacı karşılayacaktır?
Milletin hangi sorununu çözecektir?
Eğitim sistemine hangi somut katkıyı sağlayacaktır?
Yoksa bu tartışma, ortak değerler üzerinden yeni ayrışmalar üretmekten başka bir sonuç doğurmayacak mıdır?
Ortak tarih bilinci, millet olmanın temel unsurlarından biridir. Tarihî kavramlar üzerinde gereksiz tartışmalar oluşturmak, toplumun ortak hafızasını yıpratabilir. Ortak değerlerin tartışmalı hâle gelmesi ise toplumsal birlik ve dayanışmaya zarar verme riski taşır.
Bu nedenle kamu yöneticilerinin kullandığı dil, ayrışmayı değil uzlaşmayı; polemiği değil sağduyuyu; kişisel değerlendirmeleri değil kurumsal sorumluluğu yansıtmalıdır.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Bu tartışmadan kim kazanacaktır?
Bilim mi?
Millet mi?
Yoksa yalnızca gündem mi?
Tarih, günlük siyasi tartışmaların konusu yapılmamalıdır. Çünkü tarih, bugünü yönetmek için değil, geleceği doğru inşa etmek için öğrenilir.
Devlet adamlığı da tam burada kendini gösterir.
Kişisel beğenileri tarihin önüne koymamak...
Ortak hafızaya saygı göstermek...
Milletin değerlerini tartışmanın değil, korumanın sorumluluğunu taşımak...
Çünkü tarih, hiçbir kişinin mülkiyeti değildir.
Tarih, milletindir.
Milletin ortak hafızasına saygı göstermek ise hem bilim insanlarının hem eğitimcilerin hem de devlet yöneticilerinin ortak sorumluluğudur.
