Türk360 Haber
Mehmet GENÇSOY
Köşe Yazarı
Mehmet GENÇSOY
 

Gözümüz Aydın... Tablet Bebekler Vatana Millete Hayırlı Olsun!

Eskiden mahalle vardı. ​Hava kararmaya yüz tuttuğunda annelerin sesi yankılanırdı sokaklarda: "Oğlum hadi artık, ezan okundu, eve gel!" Dizler kabuk bağlardı, dirsekler sıyrık içinde... Üstümüz başımız toz toprak kokardı ama ruhumuz pırıl pırıldı. ​Kavgayı sokakta öğrenirdik, barışmayı da. Paylaşmayı simidin susamında, dostluğu top patladığında "maç bitti" dememekte bulurduk. Babamın şu sözünü hiç unutmam: "Babadan sonra bebe eve gelmez." O disiplin vardı, o saygı vardı, o sınır vardı. Baba eve girdi mi hayat dururdu, herkes sofrada olurdu. ​Peki ya şimdi? ​Şimdi çocukluk, 5 inçlik ekranlara hapsedildi. ​Sokak oyunlarının yerini "seviye" atlamalar aldı. ​Saklambaç bitti, "çevrimiçi" olup gizlenmek başladı. ​Arkadaşlıklar artık el ele tutuşarak değil, "onay koduyla" kuruluyor. ​Bakıyorsun restorana... Anne orada, baba burada, çocuk karşıda. Üçü de aynı masada ama üçü de başka dünyada. Çocuk önündeki köfteye değil, tabletteki hipnotik videoya bakıyor. Ağzına uzatılan kaşığı bir robot gibi, bilinci kapanmışçasına açıyor. ​Daha "anne" demeden kaydırma hareketini öğreniyorlar. Emzik niyetine dijital ekran veriyoruz ellerine. Sussun diye, uslu dursun diye, bizi yormasın diye... Kendi elimizle ruhlarını piksellerden örülü bir labirente hapsediyoruz. ​Uzun Eşek mi, Sanal Savaş mı? ​Eskiden "Uzun Eşek" vardı. Bir yastık olurdu, bir de o yastığa sırtını dayayan hakem. Ter dökülürdü, "tek mi çift mi" diye bağırılırdı, bacakların dermanı kesilirdi ama omuz omuza olmanın, takım olmanın, birbirine güvenmenin zirvesiydi o oyun. Yere kapaklanınca gülünürdü, kalkınca yola devam edilirdi. Fiziksel bir mücadeleydi, gerçek bir temastı. İnsan sırtında arkadaşının ağırlığını hissederdi. ​Şimdi ne var? Sanal meydan muharebeleri var. ​Karakterler yapay, mermiler kodlardan ibaret, zaferler hayali. Çocuk, odasında tek başına kulaklığı takmış, bin kilometre ötedeki tanımadığı bir "rumuzla" strateji kurduğunu sanıyor. Ama o Uzun Eşek'teki omuz ağırlığını, o sahici kahkahayı asla tadamıyor. ​Eskiden oyunun sonu belliydi; ya Turşucu Bayram Usta’nın o meşhur acılı turşu suyundan buz gibi bir bardak dikilirdi kafaya ya da yanına o meşhur Kayseri'ye özel içli kete katık edilirdi. O acı genzi yakar, o kete karın doyururdu ama en çok da ruhu doyururdu. Şimdiki çocuklar "beğeni" butonuyla karın doyurmaya çalışıyor. ​Mesele sadece teknoloji değil. Mesele, o çocukların hayal gücünü ellerinden almamız. Eskiden bir sopa at olurdu, bir taş kale... Şimdi her şey önlerine hazır, ışıklı ve gürültülü paketlerle sunuluyor. Düşünmelerine, yaratmalarına, hatta en önemlisi "sıkılmalarına" bile izin vermiyoruz. ​Sıkılmayan çocuk, üretemez. Yara almayan çocuk, iyileşmeyi öğrenemez. Düşmeyen çocuk, kalkmanın asaletini bilemez. ​Netice itibariyle... ​Siber dünyanın göbeğine fırlattığımız bu çocuklar, aslında dünyanın en yalnız kuşağı. Binlerce takipçileri var ama dertlerini anlatacak tek bir omuzları yok. Beğeni aldıkça var olduklarını sanıyorlar, tepki görmediklerinde yıkılıyorlar. ​Biz çocukken çamurda oynar, mikrop kapardık ama bağışıklığımız güçlüydü. Şimdiki çocuklar dijital dünyanın mikrobuyla zehirleniyor, ruhsal bağışıklıkları çöküyor. ​Gözümüz aydın... Mavi ışığın altında sararıp solan, "tık" hızıyla yaşayan ama hayatın tadını ıskalayan bir nesil yetiştirdik. ​Klavye başında kahraman, gerçek hayatta çekingen. Ekranda çok renkli, gerçekte gri. ​Yazık ediyoruz.  
Ekleme Tarihi: 06 Mart 2026 -Cuma
Mehmet GENÇSOY

Gözümüz Aydın... Tablet Bebekler Vatana Millete Hayırlı Olsun!

Eskiden mahalle vardı.

​Hava kararmaya yüz tuttuğunda annelerin sesi yankılanırdı sokaklarda: "Oğlum hadi artık, ezan okundu, eve gel!" Dizler kabuk bağlardı, dirsekler sıyrık içinde... Üstümüz başımız toz toprak kokardı ama ruhumuz pırıl pırıldı.

​Kavgayı sokakta öğrenirdik, barışmayı da. Paylaşmayı simidin susamında, dostluğu top patladığında "maç bitti" dememekte bulurduk. Babamın şu sözünü hiç unutmam: "Babadan sonra bebe eve gelmez." O disiplin vardı, o saygı vardı, o sınır vardı. Baba eve girdi mi hayat dururdu, herkes sofrada olurdu.

​Peki ya şimdi?

​Şimdi çocukluk, 5 inçlik ekranlara hapsedildi.

​Sokak oyunlarının yerini "seviye" atlamalar aldı.

​Saklambaç bitti, "çevrimiçi" olup gizlenmek başladı.

​Arkadaşlıklar artık el ele tutuşarak değil, "onay koduyla" kuruluyor.

​Bakıyorsun restorana... Anne orada, baba burada, çocuk karşıda. Üçü de aynı masada ama üçü de başka dünyada. Çocuk önündeki köfteye değil, tabletteki hipnotik videoya bakıyor. Ağzına uzatılan kaşığı bir robot gibi, bilinci kapanmışçasına açıyor.

​Daha "anne" demeden kaydırma hareketini öğreniyorlar. Emzik niyetine dijital ekran veriyoruz ellerine. Sussun diye, uslu dursun diye, bizi yormasın diye... Kendi elimizle ruhlarını piksellerden örülü bir labirente hapsediyoruz.

​Uzun Eşek mi, Sanal Savaş mı?

​Eskiden "Uzun Eşek" vardı. Bir yastık olurdu, bir de o yastığa sırtını dayayan hakem. Ter dökülürdü, "tek mi çift mi" diye bağırılırdı, bacakların dermanı kesilirdi ama omuz omuza olmanın, takım olmanın, birbirine güvenmenin zirvesiydi o oyun. Yere kapaklanınca gülünürdü, kalkınca yola devam edilirdi. Fiziksel bir mücadeleydi, gerçek bir temastı. İnsan sırtında arkadaşının ağırlığını hissederdi.

​Şimdi ne var? Sanal meydan muharebeleri var.

​Karakterler yapay, mermiler kodlardan ibaret, zaferler hayali. Çocuk, odasında tek başına kulaklığı takmış, bin kilometre ötedeki tanımadığı bir "rumuzla" strateji kurduğunu sanıyor. Ama o Uzun Eşek'teki omuz ağırlığını, o sahici kahkahayı asla tadamıyor.

​Eskiden oyunun sonu belliydi; ya Turşucu Bayram Usta’nın o meşhur acılı turşu suyundan buz gibi bir bardak dikilirdi kafaya ya da yanına o meşhur Kayseri'ye özel içli kete katık edilirdi. O acı genzi yakar, o kete karın doyururdu ama en çok da ruhu doyururdu. Şimdiki çocuklar "beğeni" butonuyla karın doyurmaya çalışıyor.

​Mesele sadece teknoloji değil. Mesele, o çocukların hayal gücünü ellerinden almamız. Eskiden bir sopa at olurdu, bir taş kale... Şimdi her şey önlerine hazır, ışıklı ve gürültülü paketlerle sunuluyor. Düşünmelerine, yaratmalarına, hatta en önemlisi "sıkılmalarına" bile izin vermiyoruz.

​Sıkılmayan çocuk, üretemez.

Yara almayan çocuk, iyileşmeyi öğrenemez.

Düşmeyen çocuk, kalkmanın asaletini bilemez.

​Netice itibariyle...

​Siber dünyanın göbeğine fırlattığımız bu çocuklar, aslında dünyanın en yalnız kuşağı. Binlerce takipçileri var ama dertlerini anlatacak tek bir omuzları yok. Beğeni aldıkça var olduklarını sanıyorlar, tepki görmediklerinde yıkılıyorlar.

​Biz çocukken çamurda oynar, mikrop kapardık ama bağışıklığımız güçlüydü. Şimdiki çocuklar dijital dünyanın mikrobuyla zehirleniyor, ruhsal bağışıklıkları çöküyor.

​Gözümüz aydın...

Mavi ışığın altında sararıp solan, "tık" hızıyla yaşayan ama hayatın tadını ıskalayan bir nesil yetiştirdik.

​Klavye başında kahraman, gerçek hayatta çekingen.

Ekranda çok renkli, gerçekte gri.

​Yazık ediyoruz.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turk360.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.