Eskiden "hukuk" denince akla ağır kapılar, ciltli kitaplar ve o meşhur "hakimin tokmağı" gelirdi. Şimdilerde ise hukuk; sabah programlarının gürültülü stüdyolarında, sosyal medyanın öfkeli karakter sınırlarında veya WhatsApp gruplarının insafsız dehlizlerinde dağıtılan birer "anlık yargıya" dönüştü. Sevgili okur, bir gazeteci olarak mesleğin mutfağından baktığımda gördüğüm manzara ne yazık ki şu:Haberin hızlandığı yerde, hakikat can çekişiyor.
Bugün gelinen noktada, en temel hukuk ilkesi olan "masumiyet karinesi" artık sadece ders kitaplarında kalan romantik bir terim gibi duruyor. Bir kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla sabitlenene kadar masum sayılması kuralı, ekranların ve klavyelerin "linç iştahı" karşısında diz çökmüş durumda. Sizce de bir insanın haysiyetini korumak, bir "tıklanma" sayısından daha değersiz hale gelmedi mi?
Bataklıkta Habercilik: Tıklanma mı, Haysiyet mi?
Medya, bir dönem toplumun aynasıydı; şimdilerde ise o aynayı kırıp parçalarıyla insanları yaralayan bir silaha dönüştü. Basın etik ilkeleri, yerini "kim daha çok tık alacak?" hırsına bıraktı. Mesleğin temel kuralıdır: Haberin doğruluğunu teyit etmeden yayınlamak, bir insanın hayatına ateş etmektir. Bugün ekranlara bakın; henüz iddianamesi bile yazılmamış, savunması alınmamış insanlar, sanki cezası kesinleşmiş gibi boy boy fotoğraflarıyla "canavar" ilan ediliyor. Oysa yarın o kişi beraat ettiğinde, medyanın attığı o zehirli manşetleri geri toplama şansı yok. İnternet unutmuyor, ama daha kötüsü, toplumun o kişiye kestiği "sosyal ceza" bir ömür boyu geçmiyor. Bir insanın onurunu, reyting uğruna ulu orta teşhir etmek gazetecilik değil, olsa olsa modern bir panayır infazıdır.
Söküğü Gören Çok, Ören Yok
Hani o meşhur deyiş vardır ya: "Kusur sökük gibidir; göreni de olur, öreni de..." Ne yazık ki medyamız ve kamuoyumuz şimdilerde sadece "görücü" rolünde. Bir sökük, bir hata, bir iddia gördüğümüz an onu dikiş yerlerinden çekiştirip devasa bir yırtığa dönüştürmek için yarışıyoruz. Kimse iğne ipliği eline alıp "Peki ya bu işin aslı ne?" diye sormuyor.
Hukukun kendi ritmiyle işlemesi, medyanın sabırsızlığıyla birleşince ortaya çıkan şey adalet değil, kaos oluyor. Habercilik, halkın merakını istismar etmek değil; gerçeği, muhatabının hakkını da koruyarak gün yüzüne çıkarmaktır. Birini ulu orta teşhir etmek, o kişinin henüz kanıtlanmamış hatasını bir sökükten geri dönülemez bir parçalanmaya çevirmekten başka işe yaramıyor.
Sonuç Yerine: İğneyi Kendimize Batıralım
Kıymetli okur, eğer bir gün bir haberin altında, henüz kim olduğu veya ne yaptığı tam olarak ispatlanmamış birini yargılamaya yelteniyorsan, lütfen şu soruyu kendine sor: "Yarın o sökük benim üzerimde olsaydı; birinin beni onarmasını mı beklerdim, yoksa herkesin o yırtıktan tutup beni paramparça etmesini mi?"
Adalet, sadece soğuk mahkeme salonlarında değil, senin, benim, hepimizin vicdanında aranır. Medyanın bu "tık" bataklığından çıkması, haberciliğin yeniden bir onur meselesi haline gelmesi şart. Aksi halde, bugün başkasının söküğünü keyifle teşhir edenler, yarın kendi söküklerini dikecek bir dost eli bile bulamayacaklar.
