"Makamın gölgesini kendi boyundan büyük sananlar, güneş çekildiğinde karanlıkta kalmaya mahkumdur. Asıl saltanat, o koltuğa göbekten bağlanmak değil, ceketini alıp çıktığında ardında lekesiz bir adalet terazisi bırakabilmektir."
İnsan, henüz ateşle dağlanmamış bir yaranın sızısını bilmez; bu yüzden onun lügatindeki sabır bir erdem değil, sadece bir varsayımdır. Henüz hırsın, paranın veya makamın kör edici ışığıyla gözleri kamaşmamış birinin dürüstlüğü, aslında sadece bir niyet beyanıdır. Gerçek ahlak; seçeneklerin bol, ihtirasların diri ve nefsin iştahlı olduğu o dar boğazda verilen kararın adıdır. Biz buna sınanmamışlığın kibri diyoruz; bedeli ödenmemiş bir masumiyetin, dünyayı fildişi kulesinden izleyen o soğuk ve mesafeli mağrurluğu. Bu kibir, insanı kendi içindeki karanlıkla yüzleşmekten alıkoyan en sinsi perdedir.
Özellikle yöneticilik gibi bir ateşten gömleği sırtına geçirenler için bu sınav daha da çetindir. Eskilerin tabiriyle "mühür kimdeyse Süleyman odur" ama o mührü taşımak, Süleyman olmaya yetmez. Yöneticilik, bir hükmetme alanı değil, bir nefis terbiyesi makamıdır. O koltuğa oturmak, koltuğun sunduğu imkanları kendi babasının malı veya nefsinin zırhı sananlar için aslında sonun başlangıcıdır. Bir makama göbekten bağlı olmak, ruhunu o deri koltuğun döşemesine hapsetmek, oradan gelecek alkışa ve güce muhtaç hale gelmektir. Oysa gerçek bir yönetici, o odaya girdiği gün çıkacağı kapıyı, o yetkiyi aldığı gün devredeceği anı gören kişidir. Hakkaniyetin terazisi ise sadece başkalarının yükünü tartmaz; o terazi aslında onu tutan elin, güç karşısında titreyip titremediğini ölçer. Bir yönetici için en büyük yıkım, garibanın hakkı ile kendi koltuğu arasında kaldığında, terazinin kefesini kendi tarafına çekmesidir.
Ancak hayat bazen insanı sadece makamla değil, en yumuşak karnından, en sevdikleriyle sınar. Kader, kibrin doruğuna tırmanıp "küçük dağları ben yarattım" diyen kula sessiz ama derinden uyarılar gönderir. Bu uyarıları okumak, işaretleri anlamak ve "ben nerede hata yaptım" diyerek idrak etmek gerek. En sevdikleriyle sınanan insan, aslında sahip olduğu her şeyin birer emanet olduğunu, hiçbir gücün sonsuza kadar sürmeyeceğini anlar. Eğer bir yönetici, kul hakkına girdiğinde veya adaletten saptığında hayatın ona gönderdiği bu ince mesajları göremezse, hırsının bedelini sadece koltuğuyla değil, evindeki huzuruyla, canından aziz bildikleriyle ödemek zorunda kalır. İdrak etmek gerekir ki; teraziyi bozan, aslında kendi evinin bereketini ve sevdiklerinin geleceğini de tehlikeye atmıştır.
Liyakati sadakate, hakkı hatıra, adaleti ise kendi ikbaline kurban eden bir el, er ya da geç o terazinin kefeleri altında ezilmeye mahkumdur. Makamın verdiği geçici sarhoşlukla "benim dediğim dedik" diyenlerin unuttuğu bir gerçek vardır: Yaşamın görünmez dengesi, haksızlık üzerine kurulan hiçbir hesabı mahşere bırakmaz; onu bu dünyada, en beklemediğin yerden çürütmeye başlar. Hakkaniyetten sapılarak inşa edilen her saltanat, aslında kendi enkazının temelini atmaktadır. Makamından güç alanlar, o kapıdan çıktıkları an bir hiçliğe yuvarlanırken; makama adamlığıyla güç verenler, ceketlerini alıp gittiklerinde bile sokakta başları dik yürürler. Çünkü asıl mesele, o koltukta ne kadar oturduğun değil, kalktığında arkandan kaç kişinin "Allah razı olsun" dediğidir.
Varlığın en derin yasası der ki: Hiçbir gölge, ışığın kaynağını unutturacak kadar büyük değildir. Bir makamın büyüklüğü, o koltuğun yüksekliğinde değil, o koltuğun altında ezilmeyen haysiyetin sağlamlığındadır. Hayat bizi en güçlü olduğumuzu sandığımız yerden kırar ki, içimizdeki o sahte kibrin kırıntıları dökülsün ve geriye sadece yalın insan kalsın. Unutmamak gerekir ki; güneşin batışıyla devleşen gölgeler, sadece akşamın yaklaştığının habercisidir; asıl hikmet, karanlık çöktüğünde bile kendi ışığını vicdanından alabilmektir. Zira gün biter, makam biter, insan gider; ama adaletin terazisinde bırakılan o bir gramlık hakkaniyet, zamanın ötesine kalan tek mirastır.
Kalın sağlıcakla...
