Televizyon dizileri eğlence için izleniyor.
Ama sadece eğlendirmiyor.
Davranış kalıbı da öğretiyor.
Çünkü ekranda tekrar eden her şey,
Bir süre sonra “normal” gibi görünmeye başlıyor.
Son yıllarda dizilerde en çok tekrar eden şeylerden biri şiddet.
Silah, dekor gibi kullanılıyor.
Tehdit, konuşma biçimine dönüşüyor.
Vurma-kırma, “haklı öfke” gibi gösteriliyor.
İntikam, adaletmiş gibi sunuluyor.
Sonuç kısmıysa çoğu zaman karanlık.
Hukuk süreci ya hiç yok ya da sahnenin arka planında kalıyor.
Bu durumun etkisini küçümsememek gerekiyor.
Çünkü çocuk ve genç zihin, anlatılan “dersi değil”, gösterilen “örüntüyü” içselleştiriyor.
Ne sık gösteriliyorsa, o daha yakın ve mümkün görünüyor.
Ne alkışlanıyorsa, o daha makbul sanılıyor.
Toplumun bu konuda rahatsızlığı da açık.
RTÜK’ün kamuoyu araştırmalarında izleyicilerin yaklaşık %70’i televizyonda şiddetin “fazla” olduğunu söylüyor.
En çok rahatsız olunan içeriklerden biri de kadına yönelik şiddet görüntüleri.
Bu tablo bir reyting ya da “beğeni” tartışması değil.
Kamu güveni ve sosyal etki tartışmasıdır.
Asıl kritik olan mesele ise şu:
Şiddet, sadece ekranda kalmıyor.
Sokağa ve okula da taşan bir dil haline gelebiliyor.
Ve bu dilin temas ettiği yaş giderek aşağı iniyor.
Hukuki çerçeve net.
12 yaşını doldurmamış çocukların ceza sorumluluğu yok.
Bu yaş grubunda amaç ceza değil, korunma ve destek mekanizması sağlamak.
Ama bu, çocukların şiddet döngüsüne girmediği anlamına gelmiyor.
Aksine, sistemle temasın daha erken yaşlara kaydığını görüyoruz.
TÜİK’in çocuk istatistikleri bu eğilimi ortaya koyuyor.
2024 yılında güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 612 bin 651.
Bu olayların 202 bin 785’i “suça sürüklenme” kapsamında.
Burada sadece sayı değil, içerik de önemli.
Suça sürüklenen çocukların büyük bir kısmı şiddetle ilişkili.
Örneğin “yaralama” %40,4 ile ilk sırada yer alıyor.
“Hırsızlık” %16,6 civarında.
Uyuşturucu kullanma, satma, satın alma %8,2 seviyesinde.
Çocukların adalet sistemiyle teması giderek daha fazla “şiddet dili” üzerinden kuruluyor.
Yani mesele, küçük bir azınlığın marjinal davranışı olmaktan çıkıp, daha geniş bir risk alanına doğru yayılıyor.
Bir başka gösterge de yaş gruplarındaki yoğunlaşma ve çocuk çeteleri
TÜİK’in “Türkiye’deki Çocuklar” raporunda, 2023 yılında 15–17 yaş grubunda “suça sürüklenme” nedeniyle güvenlik birimlerine gelen çocuk sayısı 117 bin 266.
Bu sayı, birçok kentin genç nüfusuna denk büyüklükte.
Ve yaş düşüşünü gösteren bir işaret daha var.
Ceza infaz kurumuna giren hükümlüler içinde; 12–14 yaş grubu 2019’da 44 iken, 2023’te 98’e çıkıyor.
Sayı düşük görünebilir.
Ama eğilim önemlidir.
Kurumsal bakışla bu, “erken uyarı” göstergesi…
Çünkü 12–14 bandı, önleyici sosyal politika için en kritik aralıktır.
Üstelik çocuklar sadece “fail” değil.
Aynı raporlarda mağdur olarak güvenlik birimlerine gelen çocuk sayıları da yüksek.
Yani şiddet tek yönlü değil.
Bir ekosistem.
Faili de var, mağduru da var, tanığı da var.
TV Dizileri; şiddeti tek başına üretmiyor.
Şiddetin nedeni tek bir yerde değil.
Aile dinamikleri var.
Okul iklimi var.
Yoksulluk, dışlanma ve akran baskısı var.
Sosyal medyanın hızlandırdığı öfke dili var.
Maddeye erişim ve çeteleşme riski var.
Ama diziler, bu tabloya “şekil” veriyor.
Şiddeti stilize ediyor.
Şiddeti hızlı çözüm gibi gösterebiliyor.
Şiddeti statü aracı gibi sunabiliyor.
Ekranda bir karakter yumruk atıyor.
Sahne “güç” olarak kodlanıyor.
Ertesi bölüm hayat devam ediyor.
Gerçek hayatta ise yumruğun bedeli var.
Travma var.
Adli süreç var.
Etiketlenme var.
Hayat boyu taşınacak sonuçlar var.
Sorun tam da burada başlıyor.
Şiddetin “sonuç” kısmı görünmeyince, davranış daha risksiz görünmeye başlıyor.
Özellikle çocuklar için.
Bu noktada çözüm “yasakla ve geç” değil.
Çözüm “standart koy ve uygula” olmalıdır.
Çünkü mesele içerik üretimini durdurmak değil, içerik etkisini yönetmektir.
Ne yapılmalı?
Şiddetin bir gereklilikmiş gibi gösterildiği sahneler için, daha net saat ve yaş sınırlamaları işletilmeli.
Uyarı bantları formalite olmaktan çıkmalı.
Prodüksiyon sürecine sosyal etki değerlendirmesi girmeli.
Senaryo danışmanlığı, sadece reyting için değil, toplumsal sorumluluk için de kullanılmalı.
Okullarda medya okuryazarlığı “yan ders” gibi değil, temel beceri gibi ele alınmalı.
Çocuğa “izleme” demek yetmiyor.
Çocuğa “gördüğünü çözümleme” becerisi kazandırmak gerekiyor.
En kritik başlık ise boşluk yönetimi.
Çocuğun boş zamanı.
Çocuğun ait olma ihtiyacı.
Çocuğun kendini değerli hissetme kanalları.
Spor, sanat, kulüp, mentorluk.
Yani alternatif rol modeli üretimi.
Çünkü kültür boşluk sevmez.
Boşluğu ya ekran doldurur,
ya sokak doldurur.
Kurumsal ve kamusal aklın görevi, o boşluğu sağlıklı seçeneklerle doldurmaktır.
Veri bize net bir sinyal veriyor.
Şiddetle temas eden yaş gittikçe aşağı iniyor.
Bu bir alarm.
Ve bu alarm, panikle değil; veriyle, standardizasyonla ve sahici önleme politikalarıyla yönetilmeli.
Bu konuda sosyologlara da önemli görevler düşüyor.
Politikacıların yaptığı gibi “Lafla peynir gemisi yürümüyor…”
